Ne Nedir? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ne Nedir? etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Kasım 2010 Çarşamba

En iyi Su Markası Nedir?

Şuan Tam bir bilgim yok ama sizlere yardımcı olmak istedim.
Şuan bi forumdan alınan oylara göre size sunacağım.

1.Erikli    2.Nestle    3.Turkuaz

25 Ekim 2010 Pazartesi

Kızlar Nasıl Tavlanır?

Yaz ayları geldi, sınav stresi ÖSS, okul vs. hepsi bitti, artık rahatlama dönemi. Bu sıkıntılı evre bitti bitmesine ama genç kardeşlerimiz için belki daha da yorucu olan bir evre başladı: Sevgili bulma. Halihazırda olanlar es geçebilir bu yazıyı, lafım olmayanlara. Erkekblogları olarak bir amme hizmeti daha veriyor ve genç erkek kardeşlerimize kız tavlamanın inceliklerini öğretiyoruz.

Bu konu tek bir yazıya sığacak bir şey değil, talebe bağlı olarak devamını yazarım; öncelik kişisel hazırlıklar olsun diyorum ve başlıyorum... Dönüşüme hazır ol genç; aklımdayken gidip Kafka'nın dönüşüm kitabını da al bir ara hala okumadıysan. Sebebini söyleyeceğim ben sonra, git al sen. Zaten üç kuruş birşey, msn'den başını kaldır da bir ara ileti dışında birşeyler de oku.
Hediyeyi gösteren paketidir!İlk olarak gençler kendimize bir çeki düzen vermeliyiz, kılık kıyafet vs. yerinde olmalı. Casanova filmini izlemişsinizdir, ne der orada büyük çapkın: "Beğenilmeki istiyorsan kelebek gibi olmalısın, tırtıl değil. İlk izlenim önemlidir her zaman, o yüzden kızla ilk temastan önce özellikle üste başa dikkat diyorum, akılda kalacak çünkü. Mümkünse o totonuzdan düşecek pantalonlar ile salaş tişörtünüzü kaldırın bir yere, bir süre giymeyin. Alttan görünen damalı boxer ya da çakma kalvin kleynler seksi değil, uyarayım. Ben sordum oradan biliyorum. Şöyle eli ayağı düzgün bir pantalonla derli toplu bir tişört ya da gömlek iyidir, yaz ayları fazla kasmayalım.

Sonra ayakkabıya çok dikkat edin. Bilmeyeniniz yoktur kadınlar ayakkabıya doymaz; bu kadar ayakkabı tüketen bir cinsin ayaklarınıza bakmayacağını düşünmek saflık olur. Git yeni ayakkabı al demiyorum illa, sil yıka boya, temizle yani birşeyler yap. Muhtemelen çoğunuz converselerinizden vazgeçemiyorsunuz, makineye attırın annenize, eli yüzü açılsın. "Benim köyüm toz toprak, geziyorum anırarak" dercesine toz pis içinde ayakkabılarla yanaşma hatuna, sınıfta kalırsın.


Aksesuarlara dikkat!
Şimdi bir kadınla bir erkeğin benzer şeyler giydiğini hayal et: Basit bir jean ve tişört. Bak kadın nasıl şıkır şıkır görünüyor ama erkek öyle mi? Maymun gibi kalıyor onun yanında, niye? Aksesuarlar yüzünden. Kadının küpesi kolyesi, nal gibi kemer tokası, şıpıdık şıpıdık babetleri var da ondan. Üstüne bir de hafif makyaj, ohh mis! Ya biz n'apalım, di mi?
Kadın için takı neyse, erkek için aksesuar odur. Aksesuar deyince de tespih anlama hemen, namaza değil kız tavlamaya gidiyoruz. Erkeksin madem, ince zevklerin olacak. Mesela güneş gözlüğü, kemer ayakkabı uyumu, takıyorsan seçtiğin yüzük, kimi zaman hoş bir kolye, sigara kullanıyorsan ki kullanma daha iyi ama kullanıyorsan da klas bir çakmak, özel bir kalem vs... Liste uzar gider, kendine uygun olanları seçeceksin. Şeytan ayrıntılarda gizlidir. Kadınlar dikkat eder böyle şeylere unutma. Parfüm mesela, hele ki yaz da geldi, çok önemli. Gidip ilk iş kendine hafif kokulu tenine uygun birşeyler al. Traş sonrası losyonları bir boka yaramaz söyleyim. Arko reklamına kanma, o reklamı bir erkek çekmiş, gittim konuştum kendisiyle, bir daha böyle şeyler yapmayacak. Traş sonrası için özel ürünler var, param yok diyorsan niveanın ucuz yollu balzamlarından falan al. Ancak mutlaka ayrıca parfüm al, bazen kokun tipinden daha akılda kalıcı olur, tecrübeyle sabittir. Hele ki teninle uyumlu parfümü bulduysan ilk golü attın say, etkili olacaktır mutlaka.

Saç sakal ve dişler, bunlar da çok önemlidir. Kişisel hijyen yüzünden mahkemelik olan erkekler var. Bunlar ayrıca önemlidir aman dikkat. Bembeyaz dişleri gösteren hoş bir gülümseme sahibiysen sempati toplarsın mutlaka. Saçları da bırak dağınık kalsın, zaten kıl yumağıyım sakalları kesmem ben deme, git berbere adam gibi traşını ol. Hiç değilse mutlaka ayda bir git berbere. Sakal bırakıyorsan şeklini muhafaza et, evde 3-5 günde bir düzelt. Babylis falan birsürü ucuz marka var, al 5-10 yıl kullanırsın, çok işe yarıyorlar.
Daha yazarım aslında ama çok uzadı yazı, zaten bu yazdıklarım da ilk temas öncesi neredeyse yeterli sayılır. Bir dahaki yazıda ilk temas olacak inşallah. Şimdi sen herşeyi anladım ama Kafka ne ayak diyorsan, yazık sana ama söyleyim yine de: Hediyeyi gösteren paketidir ama içinden çıkan daha önemlidir. Görünüşü 10 numara ama kafa tıngır tıngır, ne yapacaksın kızla, ne konuşacaksın? Biraz genel kültür, sinema, kitap vs. bilgin olsun ki iki çift lafın belini kırasın ama, di mi? Hangi kız kafası bomboş adamı ister ki?

ALLAH VARMIR? NE YAPMIŞTIR?

Peygamberler ve kitapları benim için önemsiz;
gerçi Kuran’daki matriksler, smetriler, matematiksel anlam yüklenebilecek ifadeler insan yazması olmadığını destekliyor gibi ama benim için Allah’ın varlığı yeterli.
“Canım onu da o zamanın matematikçileri filan yapmıştır” denilebilir.
Mesela, Kamer (Ay) suresinde dünya ve ay kelimeleri arasında 114 tane kelime var, o zamanki matematikçiler uzayda Ay ve Dünya’nın arasına tam 114 tane Ay sığdığını hesaplamışlar mıdır? Üstelik bu bir tesadüfse neden Kamer suresinde? Tabi bildiğim kadarıyla bunun gibi onlarca şaşırtıcı ayrıntı keşfedildi Kuran’da.
Uzaylılar bizi yarattılarsa iyi birer bilgisayar programcıları mı?
İki seçenek var:
1. Tanrı yoktur
2. Tanrı vardır
Birinciyi bilimsel olarak ispatlayabiliyoruz,
ama ikinciyi, yani yokluğunu ispatlayamıyoruz.
İkisinin de yükü %50.
Pozitif mi negatif mi sen seçersin,
ben varlığını ve sonsuzluğu seçiyorum,
hiçliği ve karamsarlığı değil.
“Uzaylılar varsa onların tanrısı kim” sorusu da beklemede.
Bizim başlangıcımıza uzaydan bir şeyler start verdiyse
onların başlangıcına kim start verdi?
Bu böööyle zincir olur uzar.
Zincirin en sonunda en güçlü olan vardır, değil mi? Biz ona tanrı diyoruz.
Uzaylıları hiç araya sokmadan ben direkt insanla Allah ilişkisi var diyorum.
İşte; insanın aklı çözmeye yetmiyor. Nasıl karıncanın bir matematik problemini çözmesi imkansızsa bu da böyle bir şey. Donanımımız eksik, bir duyu organı sonradan eklenecek, belki de bunu bedenimizin kapasitesi engelliyor. Kafesten çıkınca o yolla tanrıyı da hissedeceğiz bir şekilde ama nedir o sırrr? Gözü olmayan mikroorganizmaların nasıl görme duyusundan haberi yoksa bizim de yok o imkanımız.
Kafese (vücudumuza) girmeden önce beş duyunun nasıl bir şey olduğu hakkında zerre kadar fikrimiz var mıydı?
Çıktıktan (öldükten) sonrası için de imkansızı düşünmüyorum.
Öldükten sonra algılamanın biçimi sırdır, doğmadan önce beş duyunun nasıl sır olduğu gibi.
Gerçi tenin bize geri verileceği açıkça yazıyor,
tekrar organik vücutlara bürünecekmişiz ama bu bir simge olabilir.
Aa nasıl, tıraş makinemiz olcak mı, kıllar nolcak?
Değil mi ama. Cehennem ateşi de çöldeki Arapları korkutmak için bir simge olabilir.
Evet, soğuk da gayet işkence edebilir insana.
Eskimolara peygamber gönderildiyse onlara da cehennem sıvı nitrojen gibi anlatılmış olabilir.
Bunlar hiçbir zaman bilimsellik kazanamayacak,
çünkü bu bir sınav.
Ama öğretmenin öğrencilere resmen kopya vermesi gibi tanrı da insanlara sınavda kopyalar veriyor; mesela küçük mucizeler.
Ne o küçük mucizeler?
Belki Kuran’daki matematik mucizeler, belki fiziksel-kimyasal izahı yapılamayan ağaç gövdelerinde ya da yarılmış kayaların bünyesinde rastlanan “Allah” vb yazılar.
Ama kesinlikle tsunami örneğindeki gibi adi örnekler değil!
Ay bayılacam tefekkür mü ediyoruz!
Evrim de artık bir fen yasasıdır ve Allah’ın sanatının adıdır, evrimi her zaman överim.
Masaldaki peri gibi pıt diye yaratmamıştır Tanrı evreni. Bence
uzuun eşsiz bir sanatsal zincir.
Elbette Allah için yüz milyar yıl-yüz milyar salise farksız.
Onun atomları olmadığı için zaman korkusu da (yetiştiremicem endişesi) yok,
ÇAKTIN MI KOFTİYİ?
Kuran’da bir ayet var: "insanlar sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, ama onlara her sırrı da anlatacak değiliz!"
Ama en güzelini benim adamım söylüyo, Fuzûlî:
"Aşk imiş her ne varsa alemde, bilim bir kıyl-u kâl imiş (laf kırıntısıymış) Bu aşk tabiki Allah aşkı, konu kapanmamıştır.

Felsefe Nedir?

                Sözlerime, (Felsefe nedir ?) tanımının çok kolay bir şey olmadığının bilinci ve açık yürekliliği ile başlayacağım.Doğal olarak,çok zor olan bu tanımı neden ele aldığım sorusu akla gelebilir.Kanımca bu neden sorusu da felsefe yapmaya başlamanın  ilk basamağı ve felsefenin temel ilkelerinden biridir. İleride felsefe nedir sorusuna aradığımız yetkili düşünürlerin tanımlamalarına geçmeden önce,Martin Heidegger'in "Nedir bu felsefe" sorusuna aradığı ve yine kendisinin verdiği yanıtı ele alalım.

            "Bu soruyla çok geniş,yani açılımlı bir konuya değiniyoruz.Konu geniş olduğundan belirsiz kalıyor.Belirsiz kaldığı için de konuyu çok çeşitli bakış açılarından ele alabiliriz.Ancak bu geniş yayılımlı konunun ele alınışında mümkün olan bütün görüşler iç içe geçtiği için söyleşimizin çeşitli yönlere dağılması tehlikesi ile karşı karşıyayız."

            Heidegger'in vurguladığı tehlike bizim bu söyleşimiz için de geçerlidir.Heidegger "Duyguların en güzelinin bile felsefede yeri yoktur.Duyuların ırasyonel olduğu söylenir.Buna karşın felsefe rasyonel bir şey olmakla kalmaz "ration" un gerçek yöneticisidir de" demekle önemli bir uyarıda bulunuyor. Bu  uyarı, felsefe nedir sorusuna hangi yolu izleyeceğimiz yönünden önemli olabilir.

            Yine bir çağdaş felsefeci  Heinz Heimsoeth'e göre "Felsefenin ne olduğu bir tanımla anlatılamaz.Çünkü felsefe bir yaşama,bir soru sorma biçimidir.Felsefenin ne olduğunu ancak onun temel soruları sorulur ve işlenirse anlaşılabilir."

            Bizler de bu temel uyarılar ışığında konuyu irdeleyeceğiz.

            Bu nedenlerle "Felsefe nedir? " sorusuna yanıt aramadan önce toplulumumuzda, felsefe  denince akla ne geldiğine kısaca gözatmak yararlı olacaktır.

            Kimilerine göre karışık, kavranması zor ve tehlikeli bir kelime. Kimilerine göre fikirsel yorgunluk veren, bir nevi laf ebeliği, ukelalık ve kurnazca ifade edilen  kelime canbazlığı. Kimilerine göre de inkarcı, inançsız ve imansız bir düşüncenin ifadesi olarak görülür ya da gösterilir.Çok az bir kesim için de  bilgeliğe giden yolun anlamıdır.

            Bilindiği gibi felsefe yani "Philosophia" sözcüğü Yunan'ca sevgi ve bilgelik anlamında iki sözcükten oluşmuştur.Bizde felsefe sözcüğü, Philosophia sözcüğünün Arapça'da aldığı biçimdir. Bu sözcüğü ilk olarak Pythagoras tarafından kullanıldığını Herakleides Ponktikos söylemekte ise de,yapılan araştırmalar bu sözün Herakleitos tarafından kullanıldığını kanıtlamaktadır. Pythagoras "Ben Philosofnos'um" dermiş. Ona göre ; "SOPHİA yani bilgelik, eksiksiz doğru ancak Tanrılara yakışır; insana ise ancak PHİLOSOPHİA yani bilgiyi sevmek, dolayısiyle ona ulaşmaya çalışmak yaraşır." Bu yorumla Pythagoras eksiksiz bilgiye ulaşmanın olanaksız olduğunu vurguluyor.

            Batı düşüncesi ve felsefe tarihçilerine göre, bugün bildiğimiz anlamdaki felsefe, Yunan düşünürlerinin ürünüdür. Orta-Doğu ve Uzak-Doğu Düşüncelerinin temelinde dinsellik içiçedir.Bu nedenle gerçek felsefe, daha doğrusu bugün anladığımız felsefe, Antikçağ felsefesinin üzerine kurulmuştur. B.Russel "Dünyanın yapısını, yaşantının sorunlarını, miras kalmış herhangi bir softalık zincirleri ile bağlamaksızın düşünenler Grek'lerdir." demektedir.Bu ifade aynı zamanda felsefenin hedefini belirtmek ve tanımını yapmada yol gösterici olabilir.

            Macit Gökberk'e göre de, "Felsefe doğruya varmak ister, bunun için uğraşır, eldekilerini bu amacı bakımından boyuna ayıklar, eleştiren bir süzgeçten geçirir." ve felsefe deyiminin bugünkü anlamını kesin olarak Platon ve Aristotales'te kazandığını belirtir. Devamla "Sonuç olarak Yunan felsefesi elindeki öyle pek geniş olmayan bilgi gereçlerini bilimsel olarak işlemek için gerekli kavram kalıplarını araştırıp bulmuş, pratik dini kaygılardan bağımsız olarak dünya üzerinde mümkün olan hemen hemen bütün görüşleri ortaya koyabilmiştir.Antik düşüncenin özelliği ile tarihin öğretici özelliği buradadır." Fakat Yunan felsefesinin kökenlerinin Orta-Doğu ve Uzak-Doğu olduğu düşüncesi yeni değildir. M.Ö. 2 y.y.'da yaşamış Numenıos adında bir yeni pythagoras'cı, "Platon Attika diliyle konuşan Musa'dan başka bir şey değildir" demektedir.

            Felsefe tarihleri incelendiğinde Felsefe; İlkçağ, Antikçağ, Ortaçağ ve Yeniçağ olarak dört bölümde ele alınır.

            İlkçağ Felsefesi : İnsanın, içinde yaşadığı dünya üstünde edindiği bütünsel bilgiyi dile getiriyor.Bu düşüncenin gelişmesi Yunanlı'larda bulunmasına rağmen ilk filizleri, Mezopotamya, Mısır, Çin ve Hint uygarlıklarında görülmektedir.İnsanlar ilk önce din kurumlarını meydana getirmişler, bunun ne demek olduğunu düşünmeye başlayınca felsefeye yönelmişlerdir.Felsefe tarihçileri ilk filozof olarak Thales'i gösterirler.

            Antikçağ Felsefesi : Milet'li fizikçilerden sonra oluşu  açıklayan Herakleitos'la felsefesel çalışma evrenselleşiyor. Sokrates'e göre felsefe, "Neleri bilmediğini bilmektir". Platon'a göre,"Doğruyu bulma yolunda düşünsel çalışmadır". Felsefe Aristotales'e göre, "İlkeler ya da ilk nedenler bilimidir". Epikuros'a göre, "Yaşam bilimidir".

            Ortaçağ Felsefesi : Augustinos'a göre, "Tanrıyı bilmektir". Tertulinus'a göre felsefe yapmak, "Dogmayı açıklamak ve onun doğruluğunu kanıtlamaktır". Anselmus'a göre, "İnanılanı anlamaya çalışmaktır". Aquino'lu Tomas'a göre, "Felsefe konusu Tanrı'dır". Yalnız Duns Scotus, felsefe ile din'i birbirinden ayırma eğilimdedir.

            Yeniçağ Felsefesi : Giordina Bruno'ya göre, "Felsefe doğayı bilmektir". Campenalla'ya göre, "eleştiridir". Francis Bacon'a göre, "Deney ve gözleme dayanan bilimsel veriler üzerine düşünmektir". Hobbes'e göre, "Doğru düşünmektir". August Comte'a göre, "Bütün bilimleri birleştiren bir bilim ve bilimler bilmidir".

            Görüldüğü gibi geniş zaman şeridi içinde felsefe Antikçağ döneminde daha rasyonel ve daha dogmalardan arınmış bir kimliktedir. Thales'le başlayan Aristotales'le biten Antikçağ felsefesi, Ortaçağla birlikte karanlıklara gömülmüştür. Ortaçağda Hıristiyanlığın kimlik kazanmak, inançlarına ve dogmalarına sağlam bir dayanak bulmak için Araplardan tanıdığı Yunan felsefesinin yardımıyla, Aristotales'i tanımış ve onu Hıristiyanlık inançlarına rehber yapmıştır.Bu arada Hıristiyanlık Aristotales felsefesini işine geldiği gibi yorumlamıştır.

            Renaissance'la birlikte (Aydınlanma) Yeniçağ olarak adlandırdığımız dönemde felsefe, tekrar
Antikçağ felsefesinin önde gelen filozoflarının yorumu ve yeni yaklaşımları üzerine eğilerek yoluna devam etmiştir. Yeni-Pythagoras'cılık, Yeni-Platon'culuk gibi.

            Günümüzde felsefe daha rasyonel bir kimliktedir.Hemen hemen tarihin akışı içinde ona yüklenen bir çok olumsuz tanımlardan  sıyrılmıştır. Bu yargının kanıtı olarak, bir düşünür felsefeyi "Canlı varlıklar ve eşyanın ilkeleriyle, insanın evrendeki rolüyle ilgili görüşlerin ve inançların tümü. Bu meselelerin üzerindeki eleştirici bir düşünceye dayanan fikirler sisteminin ve hayatın tersliklerini sarsılmadan karşılamayı bilen kimsenin bilgeliği, felsefedir." şeklinde tanımlamıştır.

            Bu özlü tanımlara, soruna ışık tutacağı inancıyla bir kaç tane daha eklemek yararlı olacaktır.

                "Felsefenin araştırma objeleri geniş bir alanı kapsar, bu nedenle bütün ömrünü felsefe araştırmalarına adayan bir kimse bile, felsefenin alanını bütünü ile kavrayabilecek bir durumdan çok uzak kalır."(Fel.Disp.S.8)

            "Herhangi bir insanın, hatta bir bilim adamının algılanan, kavranan , kanıtlanan şeylere genellikle yetindiği yerde, onlar hakkında düşünmek, soru sormak, yani onları problem haline getirmek felsefenin özel yazgısı ve görevidir."(F.Tem.Dis.S.8)

           
            "Felsefe yapan insan yeni yeni karşılaşılan alanlarda olduğu gibi, bilinen, yaşanılan, bize iletilen, devredilen şeyleri de inceler; onlar üzerinde düşünür, onların neden başka türlü değil de böyle olduklarını, nereden geldikleri hakkında soru sorar, onların izlerini araştırır."

            "Felsefe, yapan insan için kendiliğinden anlaşılır, apaçık hiçbir olgu yoktur, en  sonunda onun için herşey problem niteliği kazanır, yani filozof, var olan herşeyin anlamını bilmek ister, o bunu ya tek tek şeylerde, ya da bu şeylerin varlık bütününde, evrende, birbiriyle olan ilişkileriyle birlikte kavramaya çalışır."(S.9)

            "Önemli felsefe problemleri, ancak düşünenin uzun bir geleneği, bir şeyi adlandırma ile kavramanın daima yeni baştan denenmesiyle gelişir. Bu nedenle felsefeye girmek isteyen kimse fenomenlerle, hayat problemleriyle ilişki kurmalı."(S.9)

            "Felsefe, bize günlük hatta farkına varılmayan, bundan dolayı da adlandırılmayan ve özel bir kelime ile adlandırılmayan objelere, dikkat etmemizi öğretir."(S.15)

            "Genel olarak felsefe nedir, felsefenin ne olduğu yalın bir biçimde ve önceden söylenemez.Aynı şekilde sanatın ya da bilimin de ne olduğu söylenemez."(S.18)

            "Felsefe bilgeliğe,bilge olmaya,kişisel bilgeliğe varmak için sevgiye dayanan bir çabadır."(S.18)

            Hasan Ali Yücel'in filozoflar ansiklopedisine yazdığı önsözde "İnsan zekası NİÇİN? diyebildiği gün felsefe başlamıştır" demektedir. Bu tanım felsefe ile nasıl içiçe olduğumuzun en güzel örneğidir. Bundan yararlanarak diyebiliriz ki, çoğumuz farkında olarak ya da olmayarak felsefe yaparız. Çünkü felsefe gerçekten niçin ve neden sorularıyla başlar.İlk olarak çevresini tanımaya başlayan çocuk, soyut ve somut şeylerin nedenlerini sorması ya da düşünmesiyle felsefe ile içiçedir. Bu nedenle her çocuk felsefe yapar dersek abartmamış oluruz. Hatta onlar bizden daha gerçekçidirler.Çünkü onlarda henüz dogmalar ve şartlanmalar oluşmamıştır. Bu neden ve niçinler bizi çocuklarımızın karşısında zaman zaman zor durumda bıraktığı da bir gerçektir. Hatta bizler de neden ve niçinleri fazla dile getirdiğimizde bunun pek hoşnutlukla karşılanmadığını zaman zaman görmekteyiz.

            Sonuç olarak bir avuç da olsa her ülkede aydın kesim, felsefenin insan düşüncesi ve yaşamı için ne kadar önemli olduğunun bilincindedir.

            Felsefe bireyseldir. Bu nedenle, kendimce felsefe doğadaki soyut ve somut herşeyin dışında kalarak onu incelemek ve o şeylerin anlamını tarafsız bir şekilde kavramaya, yorumlamaya çalışmaktır. Yine felsefe bütün bilimsel ve insansal olayların tez-antitez-sentez üçlüsü ile irdeleyerek insanlığın gerçeğe giden yollarını aydınlatır.

            Felsefe soyut ve somut herşeyin olduğunun ötesinde bilimsellik, inanç ve denenmişin dışında, daha değişik açılardan ele alış biçimidir.

            Felsefe doğanın diyalektik olarak ele alış yöntemidir.

            Felsefe daha ötesini, ötenin de ötesini, geçmişi, geçmişin de ötesini önyargısız, sınrlamadan ve hiçbir dogmanın etkisinde kalmadan irdeler, irdelerken geleceğin düşüncesini yaratır.

            Felsefe düşünce özgürlüğünün simgesidir.Özgür olduğu oranda yaşar ve kimliğini kazanır. Bu yüzden dogmalarla dolu öğreti ve inançların felsefesi olamaz.

            Hemen hemen her felsefe ilk nedeni, Mutlak'ı araştırır.Düşünebilen için evrendeki herşey varoluşun ve ilk nedenin bilinmesi için bir anahtardır. İşte bu nedenle atomdan galaksilere kadar bilindikçe bilinmezin tohumları çiçek açar. Fakat o çiçekler de tohuma, gizeme dönüşür. İlk nedenin ve varoluşun perdeleri aralandıkça sonsuz sayıda perdelerle karşılaşırız. Her çözdüğümüzü zannettiğimiz bir neden, yeni bir neden içeriri. Bu yüzden bizler nedenler nedenini çözmeye çalıştıkça bilgisizliğimizin derinliğini daha iyi anlıyor ve çözümün bizden ne kadar uzaklaştığını görüyoruz. Bu gerçeği bizden binlerce yıl önce Mısırlılar görmüştür. HERMES (M.Ö. 3000) "Nedenler nedeni daima  gizlidir.Çünkü sonsuzluk, pek kısa bir son olan zaman ve yine pek kısa bir son olan mekan içinde anlaşılamaz ve anlatılamaz. Çünkü yaşarken zaman ve mekanla sınırlıyız. Sınırsızlık sınırlılık içinde kavranamaz.İzis tapınağında bulunan İzis heykelinin yüzü örtülüdür.Heykelin altında şöyle bir yazı yer alır:'Yüzümdeki örtüyü hiçbir ölümlü kaldıramaz'."

            Karamsar görünmesine rağmen yine de insanın doğası gereği neden ve niçinlere binlerce yıl kafa yormuş ve yoracaktır.

            Bütün, felsefe nedir, tanımlarını basit ve tek bir cümle ile "Felsefe düşüncenin meraklı ve yaramaz çocuğudur" diyebilirmiyiz şeklinde düşünmekten kendimi alamıyorum.

            Felsefe, insanı sürü teki olmaktan kurtararak kendini ve evreni kavrama yollarını sağlayan düşünce biçimi ve çalışmasıdır. Bir yerde fikir işçiliğidir. Çoğu kez insan, yapısı gereği bu düşünce işçiliğinden kaçınır. Yaşamı yüzeysel, pratik ve varlığına zarar vermeyecek çözümlerle sürdürmeyi yeğler. Bilindiği gibi düşünmek ve fikir üretmek kazma, kürek ile çalışmaktan daha fazla enerji gerektirir. İşte bu nedenle insanlar felsefeye pek rağbet etmezler. Pratik zekalar "Bu dünyayı değiştirmek bana mı kaldı" diyerek ya da "İnsanların inançlarını bozup huzursuz etmenin bir anlamı yok" deyip işin içinden sıyrılmaya çalışırlar.

            Felsefenin tanımları ve yapısı hakkında ileri sürülen düşünceler ışığında, felsefenin herhangi bir şey olmayan fakat herşeyi inceleyen, eleştiren ve  bir takım sentezlere varma olduğu görülebilir.

            Felsefenin temel ilkeleri ile Masonluğun temel ilkelerini ele aldığımızda, onları içiçe görmek mümkündür. Bu birlikteliği görebilmek için  bilgi ve sevgi yeterlidir. Felsefe ve Masonluk doğaya bakışta rasyonel, emprist ve septik yöntemler uygular. Bu yöntemler dogmadan, saplantılardan ve kaostan uzak tutar Masonluğu.

            Masonluk, insanlığa felsefi yöntemle bakıştır dersek yanılmamış oluruz. Çünkü Masonluk insanı incelerken olduğu kadar, gerçeği ve MUTLAK'ı incelerken de felsefi yöntemlere başvurur.

            Antikçağ tanımıyla felsefe bilgiyi sevmektir. Masonluk da kendini bilmeyi ve sevginin önemini öğretmeyi ilke edinirken pek farklı bir yolda değildir.

            Sonuç olarak, Masonlukta bilgilerimiz derinleştikçe felsefe ile ilişkilerimizin daha iyi anlaşılacağı inancındayım.